14.10.2026
Cumhuriyet Halk Partisi Sözcüsü Müslim Sarı:
- “İhtiyaç kredilerinde takibe düşme oranı 6.75 ile tarihi zirveye ulaşmıştır; 2016'dan bu yana yaşanan tüm krizlere ve pandemiye rağmen tahsili gecikmiş alacaklar hiç bu kadar yüksek seviyeye çıkmamıştı.”
- “Karşılıksız çek miktarı yıllık %46 artmıştır; miktar oranının adet oranından yüksek olması sadece KOBİ'lerin değil, büyük işletmelerin de ciddi bir likidite krizi yaşadığını açıkça göstermektedir.”
- “Fon yolsuzluğunun tasfiyesinde asla kamu kaynağı kullanılmamalıdır; vatandaşın vergilerinin bu yolsuzluğun tasfiyesine harcanmasına Cumhuriyet Halk Partisi olarak izin vermeyeceğiz.”
- “Mesele sadece manipülasyon yapanların yargılanması değildir; 11 ay boyunca bu yolsuzluğu görmezden gelen kurumlardan ve işin siyasi ayağından hesap sorulmalıdır.”
- “Mekke Savunma Anlaşması anayasanın 90. maddesi uyarınca TBMM onayına sunulmamıştır; onaylanmamış bir anlaşma üzerinden fiili durumlar yaratılması anayasaya aykırıdır ve büyük riskler barındırmaktadır.”
- “Son 10 günde 10 muhalefet belediyesine operasyon yapılmıştır; bu operasyonlar son 25 yılın en büyük yolsuzluğu olan fon skandalını gölgelemek ve gündemi değiştirmek amacıyla yürütülmektedir.”
- “Türkiye Belediyeler Birliği seçimi öncesinde muhalefetin kazanması için fedakârlık yaparak Yeni Parti'nin adayı Ayşe Ünlüce'yi destekleme kararı aldık; buraların Cumhur İttifakı'na geçmesine izin vermeyeceğiz.”
- “Halk TV yönetimine kayyum atanmasını ve basın özgürlüğünün kısıtlanmasını kabul etmiyoruz; iktidara eleştiri getiremeyenlerin faturayı Kemal Kılıçdaroğlu'na kesmeye çalışması büyük bir hadsizliktir.”
Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Sözcüsü Müslim Sarı, CHP Genel Merkezi'nde peş peşe gerçekleştirilen Merkez Yönetim Kurulu (MYK) ve Parti Meclisi (PM) toplantılarının ardından basın toplantısı düzenleyerek gündemdeki sıcak başlıkları değerlendirdi. Ekonomideki takibe düşme oranlarından fon yolsuzluğu iddialarına, dış politikadaki Mekke Anlaşması tartışmalarından belediyelere yönelik operasyonlara, Türkiye Belediyeler Birliği seçimlerinden Halk TV'ye kayyum atanması kararına kadar pek çok kritik konuda açıklamalarda bulunan Sarı, toplantılarda alınan kararları da kamuoyuyla paylaştı.
CHP Sözcüsü Müslim Sarı, şu açıklamalarda bulundu:
Sayın basın mensupları, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Bugün hem MYK'mızı hem Parti Meclisimizi peşi sıra gerçekleştirdik. MYK'mız bitti. Parti Meclisimiz de bitmek üzere. Son gündem maddesi var, o görüşülüyor. Ben toplantıya geç kalmamak üzere Parti Meclisinin son gündem maddesini yarıda bırakarak buraya gelmiş bulunuyorum. Hem Parti Meclisimizin gündemi açısından hem de MYK'mızın gündemi açısından ele alınan konuları, değerlendirilen konuları, alınan kararların bir kısmını paylaşmak üzere huzurlarınızda bulunuyorum.
“EKONOMİDE TAKİBE DÜŞME ORANI TARİHİ ZİRVELERİNE ULAŞMIŞ DURUMDADIR”
Bildiğiniz üzere MYK'mızda ilk başta ülkenin temel ekonomik sorunlarını değerlendiriyoruz; vatandaşın temel sorunları, temel problemleri. Dolayısıyla yakıcı sorunlar, gündelik siyasal tartışmaların içinde bazen kaybolan, bazen görünmeyen konuları uzun uzadıya ele alıyoruz. Bunlardan biri vatandaşın borçlarını ödeyemez hale geldiği gerçeği ile ilgilidir. Bilindiği üzere ekonomide bazı veriler birtakım anlamlar ifade eder ama bazı veriler bu anlamlardan daha öte anlamlar ifade eder. Örneğin takibe düşme oranları bunun önemli bir göstergesidir. Takibe düşme oranı nedir? Kredi kullanırsınız. Kullandığınız krediler bir müddet sonra geri dönmez. Yani ödeyemez hale gelirsiniz. Ödeyemez hale geldiğinizde hukuki bir düzenleme ile bu belirli bir süreden sonra tahsili gecikmiş alacağa dönüşür ve takip edilir, takibe alınır. Dolayısıyla takibe düşmüş alacakların artması ya da tahsili gecikmiş alacakların artması ya da geri dönüş oranının artması teknik tabirle aslında o ekonomide işlerin iyiye gitmediğinin, vatandaşın aldığı borçları ödeyemez hale geldiğinin bir göstergesidir. Ben bir ekonomist olarak diyebilirim ki bir ekonomide vatandaşın durumunu en iyi gösteren göstergelerden biridir.
Şimdi takibe düşme oranlarına baktığımız zaman, bu tarihsel data setinin en üst noktasındayız. Şunu söylemek istiyorum: 2016'da en son bu yüksek noktaya gelmiştik. 2016'dan bugüne kadar, yani aradan geçen 10 yıl boyunca bütün yaşadığımız finansal krizlere, pandemiye ve iktisadi resesyona rağmen hiçbir zaman takibe düşme oranı ya da tahsili gecikmiş alacaklar bu kadar yüksek olmamıştı. Kaç biliyor musunuz arkadaşlar? 6.75. Bu tarihsel zirve. Yani bu veri tutulduğu andan itibaren ulaşılan en büyük zirve ihtiyaç kredilerinde. Yani vatandaş ihtiyaçlarını gidermek üzere ihtiyaç kredisi alıyor ama aldığı bu kredilerin bir kısmını geri ödeyemiyor ve alacak tahsili gecikmiş oluyor. Bu oran tarihi zirvelerine ulaşmış durumdadır.
Bir başka konu bireysel kredi kartları ile ilgili. Yani hepimizin kullandığı kredi kartları... Bu kredi kartlarının minimum ödemelerini bile yapamaz duruma düşmüş vatandaş. Ve bu da yine 5.7 ile son zamanların, son yılların en üst seviyesine ulaşmış durumdadır. Dolayısıyla gerek ihtiyaç kredilerinde gerekse bireysel kredi kartlarında vatandaşların ödemelerini yapamadığı, aldıkları borcu geriye ödemediği bir iktisadi durumla karşı karşıya kaldığımızı bu verilerden açık olarak görmemiz mümkündür.
Yine firmalar bakımından da bu durum böyle. Firmalar bakımından da bizim ekonomide en çok takip ettiğimiz verilerden biri karşılıksız çeklerdir. Karşılıksız çeklere baktığımız zaman da bu dönemde çok hızlı bir biçimde hem miktar olarak hem de adet olarak karşılıksız çek oranlarının arttığını görüyoruz. İlk 8 ayda karşılıksız çekler miktar olarak geçen senenin ilk 8 ayına göre %56 artmıştır. Yıllık olarak ise %46 artmıştır. Karşılıksız çeklerin oranı hem adet olarak hem de miktar olarak çok önemli noktalara ulaşmıştır.
Şimdi burada önemli bir veri daha var; genellikle tartışılmayan, konuşulmayan... Karşılıksız çeklerin miktarı, yani miktarının oranı toplam içindeki adedinin oranından fazla. 2023'ten beri bu böyle. Bu ne demek? Bu şu demek: Belli montanın üzerindeki çeklerde, yani daha yüksek montanlı çeklerde çekin tahsil edilemeyip karşılıksız hale gelme oranı çok daha fazla. Yani aslında sadece küçük ve orta boy işletmeler değil, belirli bir seviyenin üzerinde, belirli bir miktarın üzerinde iş yapan büyük işletmeler bakımından da büyük bir likidite sorunu var demektir. Bu aslında çok büyük bir sinyal. 2023'ten beri bu var ama son dönemlerde bunun oranının çok yüksek seviyelere doğru çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla hem vatandaş açısından hem küçük işletmeler açısından hem de büyük işletmeler açısından çok ciddi bir likidite kriziyle karşı karşıyayız. Alınan borçların ödenememe durumuyla karşı karşıyayız ve bu çok büyük bir sinyal veriyor; ekonomi açısından önümüzdeki döneme ilişkin çok önemli bir sinyaldir. Bunu çok yakından takip ettiğimizi buradan bir kere daha kayda geçsin diye belirtmek istiyorum.
“HİÇ KİMSENİN VERGİLERİNİ BU FON YOLSUZLUĞUNUN TASFİYESİNDE KULLANDIRTMAYACAĞIZ”
Yine bizim ekonomi yönetimi bakımından MYK'mızda, gündemimizde olan ve sıklıkla ele aldığımız, hatta her gün neredeyse kendi kurullarımızla, kendi çalışma arkadaşlarımızla gündemde tuttuğumuz, hem parlamento ayağı olarak hem genel merkez ayağı olarak ele aldığımız konu fon yolsuzluğu. Dolayısıyla yine MYK'mızın önemli gündem maddelerinden birini bu oluşturdu.
Şimdi fon yolsuzluğu ile ilgili fonlarda bir tasfiye sürecinin başladığı anlaşılıyor. Yani bunu ilk önce 1 milyon altı ödemeler için Ekim ayı dediler ki burada 350 bin kişi var. En son yapılan toplantıda da bunun bir miktarını, işte yaklaşık 40 milyar lirasını belirli bir daha kısa bir vadede ödeyeceklerini söylediler. Dolayısıyla fonlara ilişkin bir tasfiye sürecinin başladığı anlaşılıyor. Ancak bu meselenin iki farklı boyutta tartışılmadığı, gözden kaçırıldığı, gündeme getirilmediği görülüyor. Mesele sadece fon yolsuzluğunda mağdur edildiği düşünülen kişilere yapılacak ödemeler değildir. Mesele sadece teknik olarak bu fonların tasfiyesi değildir. Burada tartışılması gereken ama gözden kaçan iki tane konu vardır.
Birincisi, bu noktaya nasıl geldiğimize ilişkin sorumluluğu üstlenmesi gereken kurumların neden bir türlü yargılanmadığıdır. Hâlâ o kurullarda oturan kamu görevlilerinin bu sorumluluk içinde tutulmayışıdır. Mesele sadece manipülasyon yaptığı iddia edilen kişilerin tutuklanması, gözaltına alınması, kovuşturmaya tabi tutulması, mal varlıklarına el konulması değildir. 11 ay boyunca susan, görmezden gelen, üstünü örten ve bu konunun derinleşmesine, zararın derinleşmesine neden olan kurumlarla ilgili hiçbir işlem yapılmadığı görülüyor.
Bir başkası, her basın toplantısında söyleyeceğim bunu, daha önce de söyledim: Bu kurumların bu meseleyi görmezden gelmesine hangi motivasyon neden oluyor? Bu kurum başkanlarını, bu kurum yöneticilerini kendi görevlerini yapmaktan alıkoyan motivasyon nedir? Bunun arkasında bir siyasi ayak var mıdır? Öyle anlaşılıyor ki AKP'nin bakanlarına doğru, bakanlarının çocuklarına doğru giden bir süreç var. Zaten son dönemde belediye operasyonlarıyla bu sürecin gölgelenmeye başladığını biliyoruz. Birazdan oraya da gireceğiz. Ancak bu ortaya çıkartılmadığı sürece, bu ayakla ilgili bir çerçeve oluşmadığı sürece, bununla ilgili bir hukuki süreç başlatılmadığı sürece biz bu meseleyi tam olarak çözmüş olmayız.
Cumhur İttifakı'nın konuya yaklaşımı bellidir. Laf kalabalığı yaparak, konuyu çarpıtarak, sadece belli kişilerin yargılanmasını sağlayarak ve bunu bir teknik iş gibi görerek sadece o fonları tasfiye etmeye dönük bir yol haritasını toplumun önüne koyarak ama buna neden olan kişileri, motivasyonları, siyasi ayaklarını, kurumsal çürümüşlüğü görmeyerek sorunu çözmeye çalışıyor. Bu durum sürdürülebilir değildir. Biz bu süreci çok yakından takip ediyoruz. Bu 450 bin kişinin alacaklarının hepsini vermiş olsanız bile bu sorunu çözmüş olmuyorsunuz. Sorun yine yarım kalmış olacak. Bunun çok önemli olduğunu belirtmek isteriz. Biz bunu takip ediyoruz.
Bizim hassas olduğumuz iki tane konu var bu süreçte. Birincisi, bu fonların tasfiyesinde asla ve kat’a kamu kaynağı kullanılmasını istemiyoruz. Yani vatandaşın vergilerinin, binbir güçlükle toplanmış olan, binbir güçlükle ödenen bu vergilerin bu yolsuzluk işleminin tasfiyesi için kullanılmasını istemiyoruz. AKP'nin getirdiği yasal düzenlemede böyle laflar geçiyor. Çerçeve ile ilgili konularda böyle laflar geçiyor. Ama kamu bankaları üzerinden bu fonların tasfiyesi ile ilgili bazı hisse alım satım işlerinin de olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla bir ekonomist olarak şunu söyleyebilirim: Bu fonların tasfiyesi kamu kaynağı olmadan mümkün değildir. Dolayısıyla kimse kimseyi kandırmasın. Halka yalan söylemeyelim. Bu fonları tasfiye etmek için de kamu kaynağı kullanacaksınız ve biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak buna zinhar karşıyız. Hiç kimsenin helal parayla elde edilmiş kazançlarının üzerinden sağlanan vergileri bu fon yolsuzluğunun tasfiyesinde kullandırtmayacağız. Bundan kimsenin şüphesi olmasın.
İkinci olarak, bu süreçte bizim hassas olduğumuz konu burada yargılananların basit, adi bir suç gibi değil, örgütlü suçlar kapsamına alınarak organize suç gibi kabul edilerek yargılanmasıdır. Bunu yapmadığınız sürece verdiğiniz ceza ile bu kişilerin elde ettikleri menfaatler arasındaki dengeyi kuramazsınız. 3 aylık, 5 aylık, 6 aylık, 1 yıllık hapislerle milyarlarca lira elde edilmiş gelirler arasındaki ilişkiyi kuramazsınız. Bu mümkün değildir, bu olanaksızdır ve biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunun yakından takipçisi olacağız.
Vatandaş da zaten bu işin çözüleceğine, kamu vicdanına uygun biçimde çözülebileceğine inanmıyor. Geçenlerde bir kamuoyu şirketinin bu konuyla ilgili yapmış olduğu araştırmanın bir sonucunu sizinle paylaşmak istiyorum. Soru şu: "Fon yolsuzluğuna adı karışanlar için gerekli soruşturmanın yapılıp ceza verileceğine inanıyor musunuz?" Cevap: %60 "Hayır". Dolayısıyla kamuoyunu ikna edebilmiş değilsiniz. Bunu sadece bir teknik mesele gibi görüp "Aaa burada bir sistematik sorun yoktur, her şey çok iyidir, bunu yapan 3-5 kişidir, bu 3-5 kişiyi de yargılayalım, mal varlıklarına el koyalım" meselesi değildir. Buraya para yatırmışların paralarını işte belirli bir TÜFE oranında arttırarak ödeyelim meselesi değildir. Bunlar sivrisinek; ama bataklıkla ilgilenmek, bataklığı konuşmak gerekir. Dolayısıyla bu yaklaşımı son derece sakat buluyoruz, doğru bulmuyoruz, amacına da ulaşacağına inanmıyoruz.
“ANAYASAYA AYKIRI FİİLİ DURUMLAR OLUŞTURULMAKTADIR”
Yine MYK'mızın gündeminde bilindiği üzere her toplantıda gündeme getirdiğimiz dış politikadaki gelişmeler, yakın coğrafyamızda ortaya çıkan ve Türkiye'yi etkileyen gelişmeler de bizim önemli konularımız olagelmiştir, bizim radarımızda bulunmaktadır. Bu konuları da yakından takip ediyoruz. Bildiğiniz üzere Mekke Anlaşması çerçevesinde fiili durumlar oluşuyor.
Şimdi değerli basın mensupları, Mekke Savunma Anlaşması bizim mevcut hukukumuza göre henüz yürürlükte olan bir anlaşma değildir. Bir uluslararası anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için Anayasa'nın 90. maddesinde belirtildiği şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi onayına sunulması gerekir. Bu anlaşma neredeyse 3 ay gibi bir zaman olmasına rağmen henüz Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin gündemine gelmemiştir. Gelmemiş olmakla beraber fiili durumlar oluşmaktadır. Bu fiili durumların hepsi anayasaya aykırıdır. Mekke Anlaşması'yla oluşan düzen içinde organlar oluşuyor. Buraya genel sekreter atanıyor; bir Pakistanlı general. Sekreterya kuruluyor. Bakanlar toplantısı yapılıyor. Komite toplantısı yapılıyor. Suudi Arabistan'a güvenlik garantileri veriliyor. Husilerle yapılan, ortaya çıkan çatışmalara ilişkin Türkiye'nin buraya katkı sağlayacağına ilişkin tartışmalar yapılıyor ki belki yapılıyordur bilmiyoruz ama ortada kabul edilmiş bir anlaşma yok.
Biz bu anlaşmanın Türkiye'nin jeopolitik derinliği bakımından faydalı olduğunu düşünüyoruz. Ancak de facto durumlara, fiili durumlara da karşıyız. Burada çok ciddi riskler olduğunu da düşünüyoruz. Ortadaki cari durum risklerimizi her geçen gün arttırıyor, Türkiye'nin burada pozisyon alabileceği gündemleri önümüze getiriyor ancak bu anlaşma henüz onaylanmış değil. Bunu bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Bu anlaşmanın bir an önce hukuka uygun biçimde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne getirilmesi ve burada etraflı bir biçimde tartışılması gerekir. Kamuoyunun bilgileri sınırlıdır. Bazı konular devletin güvenliği ile ilgili olabilir. Her konuyu kamuoyunun önünde tartışmak mümkün olmayabilir. Ancak en azından bu konunun temel parametrelerini parlamentoda tartışabilir noktaya gelebiliyor olmamız gerekir. Bu olmadan ilerleyemeyiz. Bu aynı zamanda yasal bir zorunluluktur. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bunu da çok yakından takip ediyoruz.
“10 GÜNDE 10 TANE BELEDİYEYE YAPILMIŞ OPERASYON! NE HİKMETSE HEPSİ MUHALEFET BELEDİYELERİ”
Bu gelişmelere ek olarak sayın basın mensupları, bildiğiniz üzere yerel yönetimler bağlantılı bir süreci de çok yoğun biçimde yaşıyoruz. Başka partiye geçişler, belediyelere yapılan operasyonlar ki hep muhalefet belediyelerine yapılıyor bu operasyonlar; tutuklamalar, belediye başkan vekilliği seçimleri, tutuklamaların yarattığı diğer siyasal sonuçlar, hukuki sonuçlar... Bunlarla ilgili gelişmeler kamuoyunu çok yakından meşgul ediyor ve bu meşguliyetlerin merkezinde de Cumhuriyet Halk Partisi bulunuyor.
Şimdi bakın sayın basın mensupları, son 10 günde 10 tane belediyeye operasyon yapıldı. Ben şimdi bunları bir çırpıda sayayım: Mersin Büyükşehir, Mezitli Belediyesi, Mersin Yenişehir Belediyesi, İstanbul Eyüpsultan Belediyesi, Ataşehir Belediyesi, İzmir Bayraklı, İzmir Çeşme, yine Mersin Silifke, Ankara Etimesgut ve Ardahan Damal... Bunların bir kısmında belediye başkanları görevden alındı, belediye başkanları tutuklandı. Bir kısmında daha önce yapılmış olan operasyonların ikinci ayakları yapıldı. Bir kısmında belediye bürokrasisi, belediye başkan yardımcıları tutuklandı vesaire. 10 günde 10 tane belediyeye operasyon! Ne hikmetse bunların hepsi ya Cumhuriyet Halk Partili belediyeler ya da Cumhuriyet Halk Partisi'nde olup da şimdi başka bir partiye geçmiş olan belediyeler. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin ve genel olarak da muhalif seçmenin oy verdiği belediyeler.
Şimdi şunu sormayacak mıyız? Yahu biz herkes yargılansın istiyoruz. Elbette kimse bundan azade değil. Suç işleyen biri varsa bu mutlaka yargılanmalı. Ama bu suçlar, yani itham edilen suçlar, isnat edilen suçlar da üç aşağı beş yukarı aynı: İşte rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, mal varlıklarını aklama vesaire... Bunlar sadece ve sadece muhalefet belediyelerinde mi var? Şimdi bunu söylediğimiz zaman diyorlar ki işte şurada X belediyesi varmış. Yüzde kaç arkadaşlar? Kaç belediye kovuşturmaya, soruşturmaya, operasyona tabi tutuluyor ve bunların kaçı muhalefet belediyeleri, kaçı iktidara yakın belediyeler? Dolayısıyla kamuoyunun vicdanında her geçen gün bunun mahkûm edildiği bir durumla karşı karşıyayız.
Şunu da sormak lazım: 10 günde 10 tane belediyeye yapılan operasyonlarda bu yoğunluğun sebebi nedir? Burada ekstra bir motivasyon var mı? Bizim değerlendirmemiz, biraz önce konuştuğumuz son 25 yılın en büyük yolsuzluğu olan fon yolsuzluğuyla ilgili tartışmaların gölgelenmesi, gündemin değiştirilmesi, tartışmaların başka bir yere çekilmesiyle ilgilidir. Bunun en güzel örneğini Mersin'de yaşadık. Mersin'de bir büyükşehir, iki tane ilçe, 3 tane belediyeye aynı anda, aynı saatte operasyon yapıldı. Oysa bu üç belediyedeki dosyanın hiçbirisinin birbiriyle ilgisi yoktu; ne sanıklar bakımından ne olayın kendisi bakımından hiç birbiriyle alakalı olmayan üç tane dosya için bir şehirde aynı anda düğmeye basıyorsunuz. Çok açıktır ki burada çok büyük bir olay yaratarak algı oluşturuyorsunuz. Bunu da kamuoyunun dikkatinden kaçırmanız mümkün değil, kamuoyu bunu görüyor, anlıyor ve bütün belediye başkanlarımızı tutukluyorsunuz. Yani fon yolsuzluğuyla ilgili sürecin içinde olduğunu düşündüğümüz, siyaseten farklı alanlarla konuyla ilişkili olduğuna inanılan, düşünülen hiç kimse tutuklanmazken, onlara adli kontrol hükümleri uygulanırken belediye başkanlarının hepsini tutukluyorsunuz ve tutuklamayı bir ceza gibi kullanıyorsunuz. Dolayısıyla bütün bunlar yine kamuoyunun önünde gerçekleşiyor ve bunların hiçbirisi halkın vicdanında, kamuoyunun vicdanında yer bulmuyor ve önümüzdeki dönemde yapılacak seçimlere ilişkin olarak da vatandaşın siyasal tercihlerini ciddi biçimde hükümetin aleyhine etkileyeceği görülüyor.
Şimdi bu operasyonlara ek olarak bildiğiniz üzere seçimler yapıldı. Geçen hafta biz 5 tane yerde seçim yaptık. Bunlardan biri Ataşehir. Ataşehir'deki seçimler aslında bir seçim değildi arkadaşlar. Yani düşünün ki 24 tane belediye meclis üyesi var Cumhuriyet Halk Partisi'nin, 12 tane Cumhur İttifakı'nın belediye meclis üyesi var. Bir gece operasyonuyla 6 tane belediye meclis üyesi AKP saflarına katılıyor, oluyor 18-18. Sonra bir siyasi operasyon yapıyorsunuz, belediye başkan vekilini tutukluyorsunuz, iki tanesi de istifa ediyor. Önce matematiği ayarlıyorsunuz, sonra hukuku kullanıyorsunuz ve seçimi 18'e 15 pozisyona getiriyorsunuz, seçimi formaliteye çeviriyorsunuz yani.
Bununla ilgili çok tartışıldı, o yüzden çok tartışılan konularla ilgili aynı şeyleri söylemek istemiyorum. Yani bu belediye meclis üyeleri niye buraya geçti, bu belediye meclis üyelerini buraya yazanın hiç günahı yok muydu; bunları artık bir tarafa bırakıyorum. Belediye başkanları için de öyle... Ancak burada işaret etmek istediğim bir konu var ki bundan sonra tartışacağımız Türkiye Belediyeler Birliği seçimi açısından da önemlidir. Burada biz sadece ve sadece Cumhuriyet Halk Partisi olarak Ataşehir'de sadece iki tane belediye meclis üyesinin siyasal aidiyetini taşıyan bir parti olarak, henüz Cumhuriyet Halk Partisi'nin içinde olan ama siyasi aidiyeti başka bir partide olan belediye meclis üyeleriyle birlikte hareket ederek seçimi boykot ettik. Sonra Eyüp'te bir seçim oldu. Eyüp'teki seçimde 23 tane belediye meclis üyemiz vardı ve bu 23 tane belediye meclis üyemizin tamamı Cumhuriyet Halk Partisi üyeleri. Ve biz yine Yeni Parti ile burada işbirliği ve ittifak yaparak bu süreçte başarılı olduk. Burada vurgulamak istediğim konu bir işbirliği yapıldığıdır ve bir işbirliği zemini olduğudur. Bunu biz Cumhuriyet Halk Partisi için önemsiyoruz.
Ha yeri gelmişken şunu da belirteyim, buradan uyarayım: Hatırlarsanız Ataşehir ile ilgili olarak bu 6 tane belediye meclis üyesi Cumhuriyet Halk Partisi saflarından AKP saflarına katıldığında ben demiştim ki, "Birkaç gün içinde Ataşehir'de siyasal bir operasyon olursa, bir tutuklama olursa buna şaşırmayın." Ve peşinden öyle olmuştu. Şimdi ben aynı şeyi Eyüp için söylüyorum, buradan da ilan ediyorum: Eyüp'te, Yüreğir'de yaşanmış hukuk garabetinin aynısını yaşatmaya çalışıyorlar. Yüreğir'de ne olmuştu? Şu olmuştu: 3. turda 19 oy alan AKP salt çoğunluğu sağlayamadığından seçim 4. tura kalmıştı ve 4. turda en çok oyu alan CHP adayı meclis başkan vekili seçilmişti. Sonra itiraza gidildi, itirazın sonucunda salt çoğunluk hesabı değişti, ilk defa buçuk olan sayı aşağıya indirildi, 4. tur iptal edildi, 3. tur kabul edildi ve meclis başkan vekilliği AKP'ye verildi. Şimdi aynı şeyi Eyüp'te yapmaya çalışıyorlar. İtiraz yapıldı. 3. turda AKP'nin aldığı oy fazla ama salt çoğunluk yok. 4. turda seçimi biz kazanmışız. Şimdi diyorlar ki "4. turu iptal edelim, 3. turda yanlış salt çoğunluk hesabı yaptınız, dolayısıyla Eyüpsultan Belediyesi'ni AKP'ye verelim." Bunun itirazı yapıldı. Birkaç gün sonra bunu yaşayacağız. Buradan ben önden söylüyorum, her şey görünüyor, görünen köy kılavuz istemez, bunu görmemek için saf olmak lazım. AKP'nin yapmaya çalıştığı şey çok basittir, çok açıktır, pratikte uygulanmıştır, hukuk bunun için kullanılmaktadır. Eyüpsultan'da da aynı durumla karşı karşıya kalacağız. Ama biz bütün muhalefet güçleri olarak, Cumhur İttifakı'nın karşısındaki bütün muhalefet partileri olarak işbirliği içinde ve birlikte hareket etmek zorundayız. Bunun başka yolu yok. Bunu Mersin'de yaptık, başardık.
“TÜRKİYE BELEDİYELER BİRLİĞİ SEÇİMİ KAYBEDİLİRSE BUNUN SORUMLULUĞU YENİ PARTİ'YE AİTTİR”
Şimdi böyle bir zamanda ve böyle bir zeminde çok önemli bir durumla karşı karşıyayız. Yarın 14.30'da Türkiye Belediyeler Birliği seçimi yapılacak. Cumhuriyet Halk Partisi'nin Türkiye Belediyeler Birliği Başkanı Vahap Seçer bildiğiniz üzere tutuklandı ve bu tutuklanmasının sonucu olarak Türkiye Belediyeler Birliği Başkan Vekilliği seçimi için gün geldi.
Şimdi öncelikle ben şunu anlatmak isterim: Belediyeler Birliği'nin aritmetiği mutlaka ve mutlaka muhalefet partilerinin, yani Cumhur İttifakı'nın karşısında olan partilerin birlikte hareket etmesini zorunlu kılıyor. AKP'nin 311 tane üyesi var Belediyeler Birliği'nde. MHP'yi ve Büyük Birlik'i de kattığımızda 370; yani 860 civarındaki delegenin 370'i Cumhur İttifakı'nda. 35 bağımsız üye var, 10 da kayyum var. Tabii kayyumun oy kullanıp kullanamayacağı teknik bir mesele, bu konuyla ilgili bir hukuki tartışma devam ediyor. Öte yandan muhalefet partilerine baktığımızda, yani bizim tarafa baktığımızda Cumhuriyet Halk Partisi'nin 246 delegesi var. Yeni Parti'nin 135 delegesi var. Yani Cumhuriyet Halk Partisi'nin delege sayısı Yeni Parti'nin delege sayısından 100'den fazla aradaki fark. DEM'i de kattığınızda bu üç partinin matematiksel ağırlığı 437'ye ulaşıyor. Yani seçimi almak için yeterli. TİP'i, Saadet Partisi'ni ve Yeniden Refah'ı kattığımız zaman bu 450 civarında bir rakama denk geliyor. Yani esasında muhalefetin gücü Cumhur İttifakı'nın gücünden en az 50 oy daha fazla. Ancak birlikte hareket edildiğinde, bir arada olunduğunda, ortak bir aday çıkartıldığında bu böyle.
Şimdi Cumhur İttifakı adayını çıkarttı. Biz bu bilinçle Cumhuriyet Halk Partisi olarak hem Mersin'de hem Adana'da çeşitli şekillerde yaptığımız basın toplantılarında ben aynı zamanda Yerel Yönetimlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı olarak birlikte hareket etmeye açık olduğumuzu, işbirliği yapmamız gerektiğini, ortak bir aday üzerinde uzlaşmamız gerektiğini, ortak bir aday üzerinde uzlaşamaz isek buranın Cumhur İttifakı'na gideceğini söyleyerek birkaç kez çağrıda bulundum. Çağrıda bulunmakla yetinmedik, aynı zamanda bir arka kapı diplomasisi çalıştırdık. Yani "Kim olabilir bu adayımız ve muhalefet partileri hangi aday üzerinde uzlaşabilir, kiminle bir araya gelebiliriz?" diye. Bir aday önerisinde bulunduk, Yeni Parti ile konuştuk, adayımız uygun görülmedi. Bunun üzerine biz onlara "Siz kimi istiyorsunuz peki, sizin değerlendirmeniz nedir?" diye sorduk. Onlar bize bir aday önerdi, kabul ettik onların önerdiği adayı. Evet, tamam, sizin önerdiğiniz aday bizim için de uygundur; yeter ki burası Cumhur'a geçmesin. O zaman siz önerin, biz kabul edelim. Yeni Partili arkadaşlarımızın önerdiği adayı da kabul ettik, tamam biz bununla uzlaşabiliriz, bununla yolumuza devam edebiliriz, hemen bunu organize edelim dedik.
Ancak bütün bu çabalarımıza rağmen, bütün bu işbirliği önerilerimize rağmen ve kendimizi sorumlu hissettiğimiz bu çerçevede bütün bu el uzatmalarımıza rağmen maalesef Yeni Parti'deki arkadaşlarımız klasik söylemleriyle "Biz butlanla yan yana gelmeyiz, herhangi bir biçimde işbirliği yapmayız" söylemiyle ortaklaştığımız ve kendilerinin önerdiği adayı, kendilerinin bize önerdiği ve bizim de kabul ettiğimiz adayı kabul etmeyerek kendileri ayrı, bağımsız bir aday çıkartmayı tercih ettiler. Bildiğiniz üzere Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı ki Cumhuriyet Halk Partisi saflarından seçilmiş bir belediye başkanıydı, daha sonra Yeni Parti'ye geçti; bu hanımefendiyi, bu belediye başkanımızı Yeni Parti'nin Türkiye Belediyeler Birliği adayı olarak önerdiler.
Şimdi biz bir tercih yapmak zorundayız Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Tercihlerimiz neler? Bir: Seçime katılmamak. Böyle bir tercihimiz yok. Seçime katılmamak bizim ilkelerimize uygun değil. Aynı zamanda buraların Cumhur İttifakı'na verilmemesi çerçevesindeki ilkelerimize de uygun değil. Peki adayı ortaklaştırabildik mi? Hayır. Üstelik en fazla üye Cumhuriyet Halk Partisi'nde olmasına rağmen, bütün bu işbirliği önerilerimiz reddedilmiş olmasına rağmen biz burası AKP'ye geçmesin diye aday çıkartmamaya karar verdik. Ve biz Sayın Ayşe Ünlüce'yi, yani Yeni Parti'nin önerdiği Sayın Ayşe Ünlüce'yi Belediyeler Birliği seçiminde CHP olarak desteklemeye karar verdik. Bu fedakârlığı yapıyoruz. Neden? Uzlaşabilelim ve buralar AKP'ye geçmesin, Cumhur İttifakı'na geçmesin. Ancak bu üzerinde istişare ettiğimiz, konuştuğumuz, uzlaştığımız, "Evet hadi bunu biz birlikte ortak çıkartalım" dediğimiz aday değildir. Bu aday Yeni Parti'nin adayıdır, Cumhuriyet Halk Partisi'nin desteklediği bir adaydır. Dolayısıyla bu seçim kaybedilirse bunun sorumluluğu, siyasal sorumluluğu Yeni Parti'ye aittir. Bizim uzlaşma taleplerimizi reddeden, aday ortaklaşması ile ilgili attığımız bütün adımları reddeden Yeni Parti'ye aittir. Ancak biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak verdiğimiz sözün ve ilkelerimize uygun bir biçimde o sözün arkasında durarak Yeni Parti'nin çıkarttığı bu adayı, aday çıkartmayarak, oy vererek ve kendi üyelerimizi motive ederek destekleyeceğiz. Bunu kamuoyuna duyurmak istiyoruz.
“HALK TV FATURASINI KEMAL KILIÇDAROĞLU'NA ÇIKARTMAK BÜYÜK BİR HADSİZLİKTİR”
Tabii bir başka konu yine kamuoyunun gündemini meşgul eden, sabahtan beri sürekli gündem oluşturan Halk TV meselesi... Yani Halk TV'ye yapılan operasyon, daha doğrusu Halk TV'nin sahiplerine yapılan ama sahiplik ilişkisi çerçevesinde de Halk TV şirketinin yönetimine kayyum atanması meselesi... Biz bu konuyu da çok yakından takip ediyoruz. Ancak burada da sapla samanın birbiriyle karıştırıldığını görüyoruz. Burada bir algı üretilmeye çalışılıyor. Bilindiği üzere bizim grubumuzun bu konuyla ilgili bir basın açıklaması var. O grubun basın açıklaması bizim çerçevemizi çok net olarak tanımlamaktadır. Fakat burada Parti Sözcüsü olarak birkaç tane noktayı vurgulamak istiyorum ben.
Şimdi burada bir algı üretilmeye çalışılıyor. Yani bu meselenin bile aslında Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun birkaç gün önce söylediği sözlerle bağlandığını ve Kemal Kılıçdaroğlu'nun sözleri üzerine bu operasyon yapıldığı gibi ipe sapa gelmez, hiçbir gerçekliği olmayan ve tamamen mantıksız birtakım söylemler üzerinden bir algı üretilmeye başlandığını giriyoruz. Şimdi bir defa şunu anlayamıyorum: Kayyum uygulamalarını ülkenin gündemine getiren, bu uygulamaların mimarı olan ve bu uygulamaların operatörü olan, süreci yöneten AKP'ye hiçbir eleştiri görmüyoruz. Sayın Kılıçdaroğlu'na yapılan eleştirilerin onda birinin bile kayyum uygulamalarının ana aktörüne yapılmadığını görüyoruz. Bir başkası; açık bir biçimde "Halk TV kapatılsın" diyen, "Lisansı iptal edilsin" diyen MHP Genel Başkanı'na ya da MHP'nin genel başkan yardımcısına hiçbir eleştiri yapılmadığını giriyoruz. Yani bu gerçekten inanılır bir şey değil. Bakın, MHP'nin Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir uzun bir açıklamadan sonra şunu söylüyor: "RTÜK'ün anayasanın kendisine tanıdığı yetkiyle bir an evvel ilgili yayın kuruluşlarının lisanslarını tekrar ele alması elzem hale gelmiştir" diyor.
Ama biz sosyal medyadaki tartışmalara bakıyoruz, medyadaki, kamuoyundaki tartışmalara bakıyoruz; konunun asıl sahipleri ve açık biçimde bu konuyu talep eden kişilere karşı açık bir eleştiri, yoğun bir eleştiri görmezken Sayın Kılıçdaroğlu'na son derece hadsiz, içeriksiz, mesnetsiz eleştiriler yapıldığını görüyoruz. Şimdi bu bile ne kadar samimiyetsiz olunduğunun bir göstergesi.
Sayın Kılıçdaroğlu'nun yapılan yayınlardan bağımsız bir biçimde; yapılan yayınların içeriği, yöntemi, tarzı, bunlar tartışılabilir, eleştirilebilir bu kanalın yapmış olduğu yayınların. Ancak bütün bunlara rağmen, bütün bu eleştiri sınırları içerisinde dile getirdikleri, kendi aleyhine o kadar yayın yapılmış olmasına rağmen takındığı tavır, kendi aleyhinde yazan gazetecilerin tutuklanması, gözaltına alınması, bunlarla ilgili hukuki süreçler başlatıldığında yine gösterdiği tavır ortadayken çok büyük bir haksızlığa uğradığını değerlendiriyoruz. Yani şu tartışmayı bile konunun asıl muhatapları, yani konuyu asıl olarak yönlendirmemiz gereken yerdeki asıl müsebbiplerini bile görmeden, bunu bile bir politik malzeme haline getirerek Yeni Parti ile Cumhuriyet Halk Partisi arasındaki tartışmanın bir parçası haline getirildiğini esefle izliyoruz. Dolayısıyla böyle bir şey asla kabul edilemez.
Hiç kimse yargılanamaz değildir, elbette yargılanabilir. Dolayısıyla kişiler de yargılanabilir, medya patronları da yargılanabilir. Ancak şunu da göz önünde bulundurmak gerekir: Medya kuruluşları, medya kuruluşlarının şirketleri herhangi bir şirket de değildir. Yani bu şirketleri örneğin bir baklagil şirketi gibi, bir gıda şirketi gibi değerlendiremeyiz. Medya son derece önemlidir. Toplumu yönlendiren, halkın haber alma özgürlüğü açısından, basın özgürlüğü açısından, ifade ve fikir özgürlüğü açısından son derece önemlidir. Dolayısıyla kişilerin cezalandırılması, kişilerle ilgili kovuşturmaların yapılması ile kurumların, kuruluşların, hele ki medya sektöründeki şirketlerin ve kuruluşların cezalandırılmasını birbirinden ayırmak gerekir.
Şimdi buradan tabii çeşitli sorular gündeme gelecektir. Yani bu çalışanlar ne olacak? Buraya kayyum atandı. Kayyum atandıktan sonraki çalışanların pozisyonu, buradaki emekçilerin pozisyonu ne olacak? Yayın politikası değişecek mi? Bakın o zaman işin içine başka sorular ve başka sorunlar giriyor. Bunları bizim kabul etmemiz söz konusu değil. Söz konusu medya kuruluşu açık bir biçimde Cumhuriyet Halk Partisi'nin mevcut yönetimine karşı pozisyon almışken, açık biçimde haberler ve yayınlar yapıyorken, bütün bunların hepsine rağmen bizler basın özgürlüğünü, fikir özgürlüğünü ve ifade özgürlüğünü savunuyoruz ve kayyumu kabul etmiyoruz. Buradan bunu bir kere daha dile getirmek istiyoruz. Ama sapla samanı da birbirine karıştırmadan, bu konuyu bir politik malzeme haline dönüştürmeden ve buradan vurun abalıya misali "Nasıl olsa Kılıçdaroğlu'na saldırmanın dayanılmaz hafifliği vardır, herhangi bir bedeli yoktur" düşüncesiyle hareket edip faturayı Kemal Kılıçdaroğlu'na, Sayın Genel Başkan’a çıkartmak da büyük bir hadsizliktir. Bunu da kabul etmiyoruz. Bu konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalarımız yine bizim basınla paylaştığımız, grubumuzun yapmış olduğu basın bildirisinde de yer almaktadır.
“BUGÜN 37 İLİN DİSİPLİN KURULU ÜYELİĞİNİ ATADIK”
Bununla birlikte sevgili basın mensupları, bugün yine Parti Meclisimizde almış olduğumuz bir iki tane karar var, onları da sizinle paylaşayım. Bildiğiniz üzere biz il yönetimlerine ilişkin düzenlemeler yaparken, ilin yönetim kurulu üyeliklerini ve il başkanlıklarını atarken disiplin kurulu atamalarını yapmamıştık. Çünkü illerin disiplin kurulları Parti Meclisinin onayına tabi. Bugün 37 ilin disiplin kurulu üyeliğini atadık, yani tüzüğümüzün amir hükmü çerçevesinde... Yine bağışlama talepleri vardı, 10 kadar üyenin, yani daha önce ihraç edilmiş üyelerimizin bağışlanmasıyla ilgili MYK'mızda kararlaştırdığımız ve Parti Meclisine indirdiğimiz bir liste vardı. Ben buraya gelirken o liste görüşülüyordu, muhtemelen o da tamamlanmıştır. Parti Meclisimizin bütün bunlarla ilgili ekstra gündemleri de bunlardır. Benim sizlerle paylaşacaklarım bunlar. Herhangi bir sorunuz varsa onları da alabilirim.
“MEKKE ANLAŞMASI TÜRKİYE'NİN MENFAATİNE OLABİLİR AMA ÇOK CİDDİ RİSKLER BARINDIRIYOR”
Soru: MYK gündeminde de yer alan dış politikaya dair bir sorum var benim. Dün ABD Başkanı Donald Trump, Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan Mekke'ye müdahale etmesini isteyebileceğini söyledi. Aynı zamanda dün grup toplantısında Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin de gerekirse askeri müdahale çağrısı vardı. Yemen'e yönelik böyle bir müdahale olması durumunda Cumhuriyet Halk Partisi nasıl bir tavır alır?
Müslim Sarı: Şimdi Yemen'e hangi zeminde ve hangi çerçevede müdahale edilecek? Yani bunun hukuki zemini yok ki şu anda. Yani Anayasa'nın 90. maddesine göre meclis onayından geçmemiş bir savunma ittifakı var. Bu çerçevede mi müdahale edeceğiz? Henüz bu anlaşma kapsam dışı olan bir anlaşmadır. Yani yürürlükte olmayan bir anlaşmadır.
Şimdi bakın arkadaşlar, bu meselenin arka planı biraz şöyle: Küresel egemenlik ilişkisi çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri'nin Asya-Pasifik'te Çin'le yapacağı başat mücadelede kendi gücünü ve enerjisini daha küçük yerlerde, daha lokal yerlerde harcamamak üzere bu bölgelerdeki kendi politikalarını bu bölgelerdeki bazı ülkelere göçertme, onlarla anlaşma ve onları ittifak sistemleri içerisinde kendi sistemleri içinde kurma konusunda bir güvenlik konsepti var. Şimdi esasen bu savunma anlaşması Amerika'nın bu güvenlik konseptine uygun bir savunma anlaşmasıdır. Amerika diyor ki "Ben Orta Doğu'da bu kadar fazla enerji harcamayacağım, harcamama gerek yok ama burada benim siyasetimi güdecek, işbirliği yapabilecek, buradaki güvenlik ve istikrarı sağlayacak, bana ihtiyaç duyulmadan bunların yapılmasını sağlayacak müttefiklere ve ittifaklara ihtiyacım var." Aslında Mekke Savunma Anlaşması'nın bir ayağı budur.
Türkiye ile ilgili olan kısmı ne? Türkiye bu anlaşma sayesinde kendine bir jeopolitik üstünlük alanı, hareket alanı açmaktadır. Bunu biz önemsiyoruz Cumhuriyet Halk Partisi olarak. Yani Türkiye'nin bir nükleer güce sahip ülkeyle, öte yandan finansal olarak güçlü bir ülkeyle bu coğrafyada, yani enerji havzalarında bir politik güce, jeopolitik bir güce oturması, Amerika'nın bölgede bıraktığı boşlukları tamamlayacak şekilde kendine alan açması, bunun için ittifak sistemleri geliştirmesini Türkiye Cumhuriyeti'nin güçlenmesi açısından olumlu görüyoruz. Ancak bu, bu meselenin risksiz olduğu anlamına gelmiyor. Husilerle çatışma, yani Suudi Arabistan'la Husiler arasında Yemen'de ortaya çıkan çatışma bizim risklerimizi arttırıyor. Bu anlaşmayı yaparken de biz bu risklerimizi söylemiştik. Risklerimizi iyi hesap etmemiz gerekir. Yani yarın öbür gün Haşdi Şabi ile, PKK/PYD ile de aynı süreçlerin yaşanmayacağını bilemeyiz. Ya da Pakistan'la Afganistan arasındaki bir çatışmada ya da Pakistan'la Hindistan arasındaki bir çatışmada Türkiye'nin bu sürece nasıl dahil olacağını, nasıl taraf olacağını, bunların risklerinin ne olacağını önceden öngörebiliyor olmamız gerekir. Evet, bu Türkiye'nin menfaatine olabilir ama evet çok ciddi riskler barındıran bir anlaşmadır. Dolayısıyla biz bu meseleye, Mekke Anlaşması'na bu biçimde bakıyoruz ve bu işin hukuka uygun biçimde yürütülmesine bakıyoruz. Bir de facto durum yaratılmasını istemiyoruz, fiili bir durum yaratılmasını istemiyoruz. Anayasa'nın 90. maddesi çerçevesinde parlamentoya gelmemiş ve henüz onaylanmamış bir anlaşma var iken ortada genel sekreterlik kurmak, genel sekreter atamak, Suudi Arabistan'a güvenlik konusunda bazı taahhütlerde bulunmak, işte fiili durumlar oluşturarak buralara asker göndermek… Hangi yetkiye göre, hangi anlaşma kapsamında? Dolayısıyla bunların hukuki altlıkları yoktur. Böyle bir oldu bittiyle Türkiye ordusunun, Türkiye Cumhuriyeti'nin karşılaşmasını istemiyoruz. Bu bizim için büyük bir risktir. Dolayısıyla bu işin daha itidalli, daha rasyonel, gündelik siyasetin tartışmalarının dışına çıkartılarak hamaset söylemlerinin ötesinde "Yemen'e de asker göndeririz, Sudan'a da asker göndeririz" bu tür hamasetleri bir tarafa bırakarak gündelik siyasetin ateşinden daha uzak bir biçimde, daha bir devlet aklıyla, daha rasyonel değerlendirmeye ihtiyaç var. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak böyle bakıyoruz meseleye.
Soru: İstanbul İl Başkanlığını soracaktım. Yani yaklaşık bir ay önce mahkeme tedbir kararını kaldırdı, Sayın Gürsel Tekin'in görev süresi aslında bitmiş oldu. Sonra başka iddialar ortaya atıldı ve Bolu'da yapılan milletvekili kampında Sayın Kemal Kılıçdaroğlu gazetecilere "Bir ay önce biz atamasını yaptık" dedi. Herhangi bir isim söylemedi o zaman. Yani bu konu MYK'da gündeme geldi mi? Siz daha önce Kemal Bey'in uhdesinde demiştiniz. Ama herhangi bir atama yapılacak mı? Nasıl bir süreç, yoksa böyle mi devam edecek?
Müslim Sarı: Geçen hafta hangi yerdeysek bugün de aynı yerdeyiz. Dolayısıyla bu meselede yeni bir durum yok. Yani biraz önce siz zaten safahatı anlattınız, o noktadayız.
“CEMİL TUGAY'IN GERÇEK YÜZÜNÜN HERKES TARAFINDAN GÖRÜLMESİ MESELESİDİR”
Soru: Sayın Sarı, zaman zaman Genel Başkan Kılıçdaroğlu gündemle ilgili basın açıklamaları yapıyor. Hazır basında yaşanan bu sıcak gelişmeler yaşanırken basın emekçilerini destekleyen bir basın açıklaması gerçekleştirecek mi kısa süre içerisinde? Bu konuda bilginiz var mı? İkinci bir sorum da İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Tugay, "Ben Cumhuriyet Halk Partisi'nde kalsaydım beni bu kadar ağır eleştirecekler miydi?" sorusunu gündeme getirdi. Bu açıklamalar için Cumhuriyet Halk Partisi olarak nasıl bir değerlendirmede bulunursunuz? Çok teşekkür ederim.
Müslim Sarı: Yani ikinci soruyu anlamadım ama… “Cumhuriyet Halk Partisi'nde kalmış olsaydım beni bu kadar eleştirecekler miydi?” Bizi mi kastederek söyledi? Evet. Şimdi şöyle…Biz zaten Cemil Tugay'ı eleştiriyoruz, eleştirdik. Bir daha belediye başkanı olmaması konusunda da çaba sarf ettik. Ben de Parti Meclisindeydim o zaman, ben de bu konuda çaba sarf ettim. Dolayısıyla bizim belediye başkanlarımızın içinde en eleştirilen belediye başkanlarımızdandı. Yani önceden de eleştiriliyordu, şimdi de eleştiriliyor. Bizim gördüklerimizi şimdi kamuoyu görüyor. Yani o zaman kamuoyu bunu görmüyordu. Ama parti profesyonellerinin, siyaset profesyonellerinin, süreci bilen, takip eden insanların, kısmen İzmir halkının gördüğü şeyi şu anda bütün kamuoyu görmeye başlıyor. Kendisine eleştirilerin çoğalmasının nedeni budur. Hangi partide olduğuyla ilgili bir şey değil bu. Yani Cemil Tugay'ın gerçek yüzünün herkes tarafından görülmesi meselesidir aslında.
Diğer sorunuza gelince; evet olabilir. Yani önümüzdeki günlerde Sayın Genel Başkan tematik basın toplantıları yapıyor biliyorsunuz. Yakıcı sorunlara göre, yani o anki gündeme göre önümüzdeki günlerde böyle bir şey de yapabilir.
Soru: Benim de aslında İstanbul İl Başkanlığına ilişkindir ama bir ek yapabiliriz. Sayın Genel Başkanın açıklamasını arkadaşımız hatırlattı. Sizin söyledikleriniz ortada. Ancak hala açıklanan bir isim yok ortada. Bu durumda acaba bir sorun, bir kriz mi var yorumlarına neden oluyor? İstanbul'da Gürsel Bey programlara katılmaya devam ediyor ancak hala Genel Merkez bir isim açıklamadı. Bu yorumlara neler söylersiniz?
Müslim Sarı: Yani hiçbir kriz yok, sadece durumda değişiklik yok. Yani durumda değişiklik olmaması bir kriz olduğu anlamına gelmez. Bir kriz yok. Neticede MYK'da bir oylama oldu. Sayın Genel Başkan yetkiyi aldı kendisine, takdir kendisinin. Yani diyecek ki "Şu X kişiyi ben il başkanı olarak atıyorum, bunun yazısını yazın" diyecek, yazı tebliğ edilecek. Yani bu sadece Sayın Genel Başkanın uhdesinde, yetkisinde olan bir şey. Bu bir kriz hali değil. Neticede İstanbul'da Cumhuriyet Halk Partisi ilçeleri var, ilçeler çalışıyor, kongrelere hazırlanıyor, herhangi bir kriz durumu söz konusu değil.
“2,5 YILDA 4. KEZ BELEDİYELER BİRLİĞİ BAŞKANI SEÇECEĞİZ, BU İBRETLİK BİR DURUMDUR”
Soru: Efendim sizin de belirttiğiniz gibi yarın 15 Ekim'de kısaca bahsettiniz ama önemli bir seçim, 1400 belediyenin ortaklaştığı bir kurul: Türkiye Belediyeler Birliği. Ayşe Ünlüce'yi açıkladınız, destek vereceksiniz. Ama şimdi efendim 29 ayda bir tane başkan, 3 tane başkan vekiliyle beraber değişiklikler oldu. Örneğin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Ekrem İmamoğlu 11 ay, 28 Mayıs 2025'te Zeydan Karalar Adana Büyükşehir Belediye Başkanı 12 ay ve 2 Mayıs 2026'da yani 5,5 ay falan Vahap Seçer Türkiye Belediyeler Birliği Başkanlığı yaptı, yani 29 ay. 29 ay kalmışken 4 başkan vekili; bunu nasıl değerlendiriyorsunuz, nasıl okuyorsunuz? Önemli bir gelişme çünkü. Yarınki süreç ne zaman daralır mı, uzun olur mu? Bunun süresi nedir, ne değildir? Belediyelere yapılan operasyonlardan bahsettiniz zaten, 10 tane belediyeye operasyon çekildi. Türkiye Belediyeler Birliği'nde yaşanan süreci özetlediniz ama başkan vekilliği seçimi kararı ne çıkar efendim?
Müslim Sarı: Yani karar ne çıkar onu bilmiyorum tabii ama biz muhalefet partilerinin, yani aslında iktidar olan, yani Belediyeler Birliği bakımından iktidar olan ama Türkiye'de muhalefet olan... Biz o yüzden muhalefet partileri diyorum, yoksa Belediyeler Birliği'nde biz iktidarız, yani bizim daha çok delegemiz var. Bu partilerin birlikte hareket edebildikleri ölçüde ve birlikte hareket edebilmeleri şartıyla seçimi kazanmamaları mümkün değil. Yani çünkü bizim delege sayımız daha fazla. Burada birlikte hareket edebilme güdüsü ve duygusu önemli. Biz o yüzden buna katkı vermek istedik. Biz dedik ki biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak en çok delege bizde olmasına rağmen, bu konjonktürde ve bu şartlarda ilan edilmiş bir aday var; karşısına bir aday çıkartıp bölmek yerine "Tamam o zaman sizin adayınızı destekliyoruz" dedik ve kendi üyelerimizin tamamını bu adaya oy verme konusunda yönlendireceğiz. Muhalefet birlikte hareket edebildiği ölçüde, edebilirse bu seçimi kazanabilir. Dolayısıyla her şey muhalefetin elinde. Yani adayın da sorumluluğunda bu aşamadan sonra; çünkü kendisi adaydır, kendisi de oy isteyecek. O adayı destekleyen siyasal partiler de kendileri oy isteyecekler. Dolayısıyla bu işbirliği yapıldığı sürece bir sorun olmayacağını düşünüyorum.
Ama öbür sorunuz tabii çok ibretlik. Yani Belediyeler Birliği Başkanının işte dört tane; önce Ekrem Bey, sonra Zeydan Bey, sonra Vahap Bey... Şimdi 4. kez, daha 2,5 yılda 4. kez Belediyeler Birliği Başkanı seçeceğiz. Bu tabii çok ibretlik bir durumdur. Dolayısıyla Türkiye'de bu yapılan belediye operasyonlarının, bu tutuklamaların aslında nereye geldiğini çok çarpıcı bir resimle görebilirsiniz. Belediyeler Birliği başkanlarının fotoğraflarını yan yana koyduğunuzda, son dönemdeki Belediyeler Birliği başkanlarının ne kadar kısa sürelerde Belediyeler Birliği başkanlığı yaptığını göreceksiniz. Bundan 20 yıl sonra torunlarınız oraya gittiğinde "Ya dede, baba bu Belediyeler Birliği başkanları niye bu kadar çok değişmiş?" dediğinde ne açıklama yapacaksınız? Bu çok ibretliktir.
Çok teşekkür ederim.
25.11.2023
16.11.2023
10.11.2023
10.11.2023
06.11.2023
02.11.2023
29.10.2023